30 Haziran 2023 Cuma

Sarının İçindeki Siyah

Kaç kere yazıp sildiğimi bir bilseniz, baya olmuş çünkü yazmayalı insan iyilik gördüğü yeri bile saniyede unuturken benim yazmayı unutmam pekte anormal değil zaten. Ne için yazıp, neyden bahsedeceğimi hiç bilmiyorum. İçimde ufak bir kızgınlık var ama neye kızgın olduğumu da bilmiyorum. Ben genelde kendime kızarım, hep kendimi suçlarım. Biri ölür mesela bir perşembe günü 10 yıl taşırım onu sırtımda sanki katili benmişim gibi ya da dayak yerim masumca vardır bir suçum derim yine kendimi suçlarım. Ancak şuan öyle bir konumdayım ki kimi suçlayacağımı bilemiyorum, öylece yerimde durmuş saatin tik katlarını izliyor, beni neyin bu kadar tükettiğini umursamıyorum. Oysa eskiden her şeyi umursardım, her şeyi merak eder ve cevabını bulmak için peşinden koşardım. Şimdi koskoca bir hiçin ortasında gibiyim. Sevince her şey kurtulacak sanırdım ve sevecek şeyler arayım onlara sımsıkı sarılırdım ama sevginin değerinin 5 kuruşlara kapışabilecek nitelikte olduğu şu dünyada artık sevgiyle uzun mesafe maraton koşabilir miyim bilmiyorum. Yine ben ve yine konudan konuya atlamak, çocukken öğretmenimde kızardı bu yüzden, ah o kompozisyon ödevlerim. Siz neyi dert edip yatağınızda kıvranıyorsunuz, söyleyin bakim merak etmeyin ben sizi duyarım. O yüzden haykırın içinizdekileri, fazla tutarsanız balon olursunuz ve gökyüzünde savrulur gidersiniz; inanın bana belli bir yükseklikten sonra gökyüzü oldukça soğuktur. Kimseye güvenmeyin, sizi çok sevdiklerini söyleseler de sevmiyor olabilirler, en çok söylenen yalan cümlesi "SENİ SEVİYORUM" nasıl? Bir insan bir insanı nasıl sever, var mıdır bunun göstergeleri, ya kendinin de inandığı bir yalana sizi de çekiyorsa ve mahkum bırakıyorsa. Ölümler, burasını yazmak uzun zamandır benim için zor olmuştur. Derin yaralarımın olduğu kısım burasıdır çünkü. Sevmek dedim yaz az önce onun en büyük girdabı ayrılıktır, ansızın gelenler daha da dibe götürür insanı. Sevmek bir sevgiliyle sınırlı değildir, bir dostu da sımsıcak sevebiliriz, zaten en zor günlerimizde sevgi kimden gelirse kabuldür, dost, düşman sevgili... 
Muhtemelen bağlamdan oldukça koptum ama anlarsınız zaten siz beni değil mi? Ölüm diyorduk galiba, evet öyle diyormuşuz. Oldukça acıdır, oldukça acıtır; öyle ki sanki içi kor dolu bir suyu kana kana içmişsiniz gibi yakar göğsünüzü, en acıklısı da gidenin kollarından tutup kendinize doğru çekemezsiniz mutlak bir ayrılıktır bu. Sarının üstüne siyah düşmüştür yani, ayrılık ölümle birleşince o kadar berbat bir kombinasyon oluyor ki burayı boş bırakıyorum ama aklınıza gelecek en acı şeylerle zihninizden doldurabilirsiniz. Kısacası diyeceğim odur ki yanınızdayken sarılın, yanınızdayken öpün, koklayın. Çünkü yarın o kadar ansızın ki ruhunuzdan bir şeyler kopartabilir ama ruhunuz hiçbir şey duymaz. Hadi kaçtım ben birkaç sene daha yazmam muhtemelen sadece kafam estikçe zaten yazıp yazmamamda ne kadar kişinin umurunda açıkçası hiçte umurum da değil. Her şeye rağmen yine de inanmasam da sevgiyle kalın. 

7 Ocak 2023 Cumartesi

Bir Karahindiba Zerresi

 21. yüzyılın ilk çeyreğini neredeyse tamamlamak üzereyiz ve blog kullanan sınırlı insanlardan birisi olabilirim. İşte böyle de sağdığımdır. :P Şaka maka uzun zaman oldu buralara uğramayalı, umarım umutlarınız, mutluluklarınız ve de hayalleriniz yerindedir. Beni soracak olursanız, ne iyiyim, ne de kötüyüm kısacası bir insancığım. Açıkçası son zamanlarda başlıkta da okuduğunuz üzere kendimi bir karahindiba gibi hissediyorum. Filizlen, güneşe uzan, çiçek aç, olgunlaş ve uç. Merak ediyorum da bir karahindiba kaç tohum bırakabilir meltem rüzgarlarına? Her tohum kaç anı sığdırır zerre bedenine? Bu anılardan kaçı ateş olur yakar onları, kaçı can suyu olur? Bu soruların birçoğu şuan için cevabı bulunmaz bir sır. Ancak bu zamana kadar rüzgarlara armağan ettiğim birkaç tohumumun hikayesini anlatabilirim. 

Uğur Böcekleri

Tohumlarımdan birisinin anlattıklarına göre;  süzülmeden yaklaşık birkaç saat sonra, bir uğur böceği kolonisine düşüvermiş. Nemli bir mağarada olan bu kolonide kolaylıkla yeşermeyi başaran tohum bu sırada da kolonide bulunan uğur böceklerini dikkatlice izlemeye koyulmuş. Uğur böceklerinin her biri şaşmaksızın suya yansıyan görüntülerine hayran hayran bakıp, güzellikleriyle her şeyi elde edebileceklerini düşünüyorlarmış. Ancak karahindibanın görüp, uğur böceklerinin göremediği bir şey varmış. Bu güzel böceklerin her biri birbirine benziyormuş, aynı şeyi yemekten hoşlanıyor, aynı şeyi yapmayı seviyorlarmış; aynı şeylerden bahsedip, aynı şeylere gülüyorlarmış. Kısacası tekdüze bir kolonide bütün uğur böceklerin kendilerinin özel olduğunu sanarak oradan oraya uçuşuyorlarmış. Bu durumu oldukça komik bulan karahindiba bir gün dayanamayarak:
"Aptalca gözüküyorsunuz."
Der, içinden geldiğince. Karahindibanın söylediklerini duyan kibirli uğur böceklerinin her biri sinirlenerek karahindibaya doğru uçuşmaya başlar. Uçuşmanın etkisiyle yeni olgunlaşan karahindibanın bütün tohumları mağaradan dışarıya doğru savrulur. 
Kısacası doğrularından dolayı bir karahindiba zerresi dokuz köyün birincisinden kovulur.

Ben bir karahindibayım dedim, buradaki uğur böcekleri de elbet hayatımdan birilerini anlatıyordur. Bu blog seri olarak devam edecektir. Konu dışına çıktıysam, sürç-i lisan ettiysem affola.  

....

Ölü çiçeğini bilir misiniz? Hani Özdemir Asafın şiirinde geçen şu ölüm çiçeğini, LAVİNİA'yı yani. Açık koyu pembe rengiyle sizi içine çeken eşsiz çiçek lavinia'yı. Öyle bir çiçektir ki bu sadece görmeniz yeter, kokusunu almadan, derinliklerine dalmadan tutula verirsiniz ona. Yanında hiçbir şey onun eşsizliğinde gözükmez. Karahindiba zerrelerinden birinin de başına gelen anlattığım bu laviniacıklardan biridir. 

Ölüm Getiren Çiçek

Ana Karahindibanın, tohumlarını rüzgara salışından 2 gün sonra; tohum zerrelerinden bir diğeri göçmen alakargalardan birinin kanadına konuvermiş. Alakarganın her kanat çırpışında sarsılan tohum daha fazla dayanamayarak yeryüzüne doğru bırakmış kendini alakarganın kanadından aşağıya. Aşağıya doğru süzülürken aklında olan tek şey, yeşerebilmekmiş karahindiba zerresinin. Rüzgarın tüylü başına çarpışını hisseden Zerre telaştan kapadığı gözlerini usulca açmış yeryüzüne yaklaşırken. Karşısında uçsuz bucaksız bir ova ve de mavisinden kırmızına bir çok çiçek görmüş. Ancak bu çiçeklerin arasından görüntüsüyle dikkatleri direkt üzerine çeken bir çiçeğe doğru yönelmiş bütün dikkati. Çiçeğin güzelliği karşısında büyülenen küçük zerre, farkında değilmiş ona doğru süzüldüğünden. Rüzgarın şiddetiyle yere indikten sonra bir müddet sürüklense de, eşsiz çiçeğin biraz ötesinde durmayı başarabilmiş. 

"İyi misiniz?"

Demiş, eşsiz çiçek. Düşüşüyle sarsılan zerre, kendini toparladıktan sonra sorunun geldiği yöne doğru yöneltmiş bakışlarını. Karşısında gördüğü eşsiz çiçek, az önce düştüğü sırada izlemiş olduğu çiçekmiş. Ona bu kadar yakın olduğundan mıdır bilinmez, donakalmış çiçeğin güzelliği karşısında. Pembe taç yaprakları, narin gövdesi, eşsiz bir simetrisi olan yaprakları. Öylece tüm bu güzellikleri seyre dalan zerre, durumunun gülünçlüğünü fark ederek; alakasızda olsa cevap verebilmiş çiçeğin cevabına:

 "İyi, bir canlı sizin gibi bir çiçeğin toprağına düşüp de kötü olabilir mi?"

Devamını yazıcam üşendim.

21 Haziran 2022 Salı

Hayal Kırıkları ve Korkuya Dair


(Hugo 2 yaşında. Yer: Org Köyü)


 Uyuyorsun, uyanıyorsun ve yine, hep aynı terhane. Oysa çocukken büyümeye dair o kadar güzel şeyler vardı ki içimizde anlatılamaz değil mi? Mesela ben astronot ya da bilim adamı olmak isterdim hep. Ancak şuan bakıyorum da uzaya gitmek bir yana hayallerimin peşinden bile gidemiyorum. Çocukken büyümeyi dört gözle çekerdik ama aslında bilmiyormuşuz ki beklediğimiz tek şey ruhumuzun birkaç sembolik şeye (Para, nam, ev, araba vesayre vesayre...) satılmasıymış. Oysa çocukken anı yaşardık bizler an diye bir şey vardı, gözümüz kapatır ve uçsuz bucaksız maceralara atılırdık. Evet, evet bunu sadece hayal gücümüzle başarırdık o zamanlar. Belki de şuana dair en büyük hayal kırıklığım benimde o az önce bahsettiğim semboliklerden olmam. Benim değer verdiğim ve uğruna istemiş olduğum kader çizgisi değiştirdim şey ise sevdiklerim. Ailemi memnun etmek için eğitimimi, bir dostun acı kaybıyla sağlığımı oldukça kötü yönde etkiledim. Birde aralarında o kadar saçma sapan bir olay var ki onunla birlikte ise kenime olan inancımı, öz benliğimi, saygımı, sevgimi kaybettim. Ben büyürken küçüldüm, aslında ben çocukken daha büyüktüm. Şunu da söylemek isterim ki hala geç değil, kaç yaşında olursan ol 20,30,40 ve hatta istersen 70 bile ol, geç değil. Hala o çocuk ruhunda var olan güzel şeyleri gerçekleştirebilirsin. Korkuların mı var yapamayacağına dair, aldırış etme. Zaten  korkular düşündükçe yenilebilen şeyler. Karanlıktan korkardım mesela ben ama uzunca düşündüğümde aslında karanlığın birçok şeyi sakladığını anladım. He şuan yenmem gereken korkum ise yalnızlık ve ölüm korkum. Bunları da aşınca sanırım nirvanaya ulaşırım. Şaka bir yana benimde öyle mükemmel bir hayatım yok hatta boktan hallice. Anlatıyorum ya iki saattir işte o anlattıklarımın tam ortasındayım şuan. MFÖ'nün o güzel şarkısı geldi bak şimdi aklıma neyse bi açıp geliyorum...

He, geldim. Nerede kalmıştık, hmm... Hatırladım, bakın evren derki şuan bunu kıçımdan salladım ama neyse diyormuş gibi düşünelim. " Bir insan nerede olursa olsun gülebiliyorsa içindeki çocuk alevlenmiştir de ondan." Bu arada aşırı saçmalayabilirim çünkü devasa uykum var ama bir yandan da uyuyasım yok, yani beynim kısmen çalışıyor. Gerçi normalde de %30'unu falan kullanıyorum sanırım. Şimdi bir kağıt kalem alın ve bu konuda profesör olmayan benle şu adımları uygulayarak kendi mutluluğunuzu yakalayın:

1) Hayat amacınız ne? 

Dondurma olmak çünkü lezzetli.

Ciddi değilsiniz demi, hayatınızı öyle test çözerek güzelleştiremezsiniz. Şimdi kalkın ve bir adım atın, fazla uğraşmanıza gerek yok çocuk sesinizi dinleyin. Unutmayın her şeyin en güzelini ve masum yanını çocuklar görür. 

Çocukça kalın :)

Önerilen Şarkılar:

Rolan - Ay Gibi Bir Sevgili

Bodes - Sevilecek Herkes Aşıktır Belki

Ömer Faruk Küçük - Ben Ne Edeyim?

Mabel Matiz, Evgeny Grinko - Vals

Alpay - Fabrika Kızı 

Alpay - Eylülde Gel

https://open.spotify.com/playlist/0RQt9cv9JiXXya4onvPjZ3?si=c59a0fd504584201

6 Haziran 2022 Pazartesi

Pazartesi Adam

 Okurken dinleyebilecekleriniz: 

Hümeyra - Bodrumda

Alara - Ugly War = Ki kendisi Yiğidim aslanımın bir nevi uyarlamasıdır. 

Beyries - The Pursiet of Happiness

Falan ve Filan...


03.12.2006

Usul usul yağmur çiseliyordu bir haziran gecesi, sokaklar ıssızdı. Adımlarımı sanki birinden kaçıyormuşçasına hızlı ve telaşla atarak ilerliyordum. Ayağıma takılan küçücük bir tümsek birden bire seni anımsattı o yalnız gecede. İçimde seni hiç tanımanın verdiği ufacık bir acı ve tanıyamayacak olmamı bilmemden ötürü de buruk bir hüzün vardı. Yağmur bir tık daha hızlanarak  adeta göğü yararak üzerime düşüyordu. O an seni unutarak yakınımdaki bir otobüs durağına sırılsıklam olmuş bir sıçan gibi yanaştım. Yağmurun dinmesini beklemekten başka hiçbir şey gelmezdi elimden oturdum, bekledim ve biraz daha bekledim. Gözüme yağmur zerrelerinin arasında zor seçebildiğim ufak bir butik dükkanı çarpıverdi. Bu dükkanda seninle karşılaşacaktım. Sonrasında da gelip gelmelerim çok oldu zaten bu küçücük dükkana. Sahi ya seni gördükten sonra ne çok hediye aldım kız kardeşime. O an bunları düşündüğümde kız kardeşime bir miktar üzüldüm açıkçası, onu çok seviyorum da bu kadar hediyeyi ondan alıyorum sanıyordu. Bir gün elimde tuttuğum kıyafetleri değil de seni sormak istedi kalbim ama bir anda susturdum kendimi. Üç ay içinde gel git oldukça sevmiştim seni, biliyorum hiç tanımıyordum seni ama ilk görüşte derler ya bana da ondan olmuştu. Sana kaşı kendimi susturmamın asıl sebebi de seni tanımıyor oluşumdu. Ben pazartesiye benzerim, sıkıcı, yorucu, sevilmeyen. Muhtemelen sende cumartesi olabilirsin bunu gülüşüne bakarak bile söyleyebilirim. Düşlerimde güzeldin ve öyle kalasın diye ben sana hep elimdeki birkaç kumaş parçası dışında hiçbir şey soramadım. 

Bu anının içinden yağmurun dinmesiyle çıkıp usul adımlarla küçük kız kardeşimle yaşadığım müstakil evime doğru ilerledim.



14.05.2008

Altı ay beş gün oldu seni görmeyeli, butikten ayrılmışsın öyle dedi oranın satış sorumlusu. Oysa sana anlatacağım o kadar şey var ki inan belki de ilk kez bugün susmayabilirdim sana karşı. İnan o kadar bağırmak istiyorum ki yalan söylüyorlar diye anlatamam. Sözde kız kardeşim uzun yıllar önce annem ve babamın öldüğü o trafik kazasında ölmüş. Gösteriyorum, burada diyorum ama anlamsızca boş bakıyorlar kız kardeşim orada! Yetmiyormuş gibi kız kardeşimin her gün sakat koluyla temizlemiş olduğu evde iğrenmiş suratlarıyla dikiliyorlardı. Kız kardeşim bir anlığına suratlarındaki o iğrenme hissiyle ağlamaya başladı, ne kadar teselli etmeye çalışsam da ağlamayı kesmedi. Aklıma evimizin salonunda kız kardeşimi ağlatan adamlardan birinin ağzına sağlamca patlatma fikri gelmişti. Bir an ufacık bir anda! Adamın dudağından kanlar aşağıya süzülüyordu, yerler kan olsa da kız kardeşim artık ağlamıyordu.

05.03.2009

O olaydan sonra beni bu ufacık odaya tıktılar. Galiba üstünden bir ya da iki yıl geçmiş olmalı, insanın burada zaman algısı pek kalmıyor. Sen nasılsın baya bir zaman oldu seni görmeyeli, keşke bunları yüzüne söyleyebilme şansım olsaydı ama açıkçası kız kardeşim olayından sonra seninde gerçek olup olmadığın hakkında şüphelerim yok değil. Ancak ben var olduğunu düşünerek devam edeceğim. Sende olmasan elimde hiçbir dayanak kalmaz. Doktorumun dediğine göre kardeşimi bir pişmanlık duygusuyla yaratmışım o olaydan sonra. Gitmese olmaz mı diye ne kadar dayatsam da o hiç oralı olmamıştı bile.

- İlaç vakti!

Sessizlik.

- Bugün iyi gözüküyorsun, hadi aç bakalım ağzını.

09.02.2009

Tik tak, tik tak... Saatin çıkardığı şu tıkırtı kafamın içini bir kurt edasıyla yedi bitirdi bugün. Biliyorum sana her zaman yazamıyorum, bunun nedeni birazda gerçek olup olmadığını bilmemem. Bana verilen kağıtlar sınırlı ve ben daha gerçekliğinden bile emin olamadığım bir saplantım için bu kağıtları harcamak istemiyorum. Gerçi senden başka yazabileceğim hiç kimse de yok. Kağıtları ne yapıyorsun diye soracak olursan ara ara şiir yazıyorum. Geçenlerde sana yazdım hatta bir şiirimi, biliyorum düşüncelerimle tezatlık içerisindeyim ama o anlık içimdeki hislerin verdiği baskıyla bir şeyler dökülüverdi kağıtlarıma. Eğer sayfam yeterse mektubumun sonuna, yazdıklarımı temize geçerim. Gerçi mektuplar sana ulaşıyor mu bilmiyorum. Sanırsam ulaşması oldukça imkansız gibi bir şey, güleceksin belki ama mektuba  geçen yıl ayrılmış olduğun butiğin adresini yazıyorum. Bir deli umudu işte eğer mektubu alırsan, bana yaz olur mu? Varlığın hakkında düştüğüm çelişki beni gün ve gün bitiriyor. Mektubumun sonuna söz verdiğim üzere şiirimi geçiyorum. 


Takvim Yaprakları

Karanlıklar içine çeker saklarmış aydınlıkları.

Bazen de küçük adamlar karanlıkların içinde saklanırmış.

Ben karanlıktaki bir takvimde yaşayan pazartesi,

Ey cumartesi, orada mısın, beni bekliyor musun?


Bekliyorsan sen bana bir gün kadar yakınsın.

Ben ise sana dört gün kadar uzak.

Salı, çarşamba, perşembe, cuma ve sen.

Sen ne kadar güzel bir günsün, ben ise yorucu bir pazartesi. 


Ne dersin, karanlıktan kaçalım mı?

Bu bağlı olduğumuz takvimden koparak, semaya savrulalım mı? 

Belki iki yaşlı aşığın penceresine konarız, belki de koca bir gölde ıslanırız.

Ey cumartesi, var mısın ya da yok mu?

Biliyorum biraz acemice oldu, zaten pekte iyi yazdığımı söylemedim. Cumartesi ne dersin savrulalım mı buralardan?

22.11.2009

Merhaba bugün soğuk bir kasım sabahı bir bankta ellerim üşüyerek sana yazıyorum. Böyle de biraz sanki yarın ölecekmişim gibi yazıyorum ama yok öyle bir şey. Neyse ben yine deliliğe vurup saçmalıyorum. Şu sıralar varlığına dair içimde koskoca bir inanç var. Bu arada biliyor musun, yakında bu cehennemden kurtulacağım. Gerçi eskisi kadar sıkılmıyorum da artık, burada  birkaç deli arkadaş edindim. İçlerinden birisi kendini bir kurbağa sanıyor. Hatta inanır mısın ara ara yalnız kaldığında vıraklıyor. Başta çok gülmüştüm buna, sonra her şeyin bir sebebi olur ya bu rahatsızlığının sebebini öğrendiğimde de aşırı derecede üzüldüm. Belki daha sonra anlatırım şimdi durduk yere keyfimiz kaçmasın. Yazı işlerini ilerlettim, küçük bir hikaye yazıyorum. Küçük bir kız çocuğun başından geçenleri anlatıyor. Şimdi sana konusunu anlatarak spoiler vermeyeyim. Bitirince ilk taslağını atarım. Aa birde şunu unutmadan söyleyeyim, doktorlar ilaçlarımı kesti, psikiyatristin dediğine göre oldukça iyi yol kat etmişim. İyileşiyorum, iyileşiyorum ama bilmiyorum huzurlu değilim. En azından önceleri kardeşimin hayaliyle yalnızlığımı bastırıyormuşum. Şimdi eğer buradan çıkarsam ne yapacağımı bilmiyorum. Sen bile, belki de hayal dünyamın bir ürünüsün. Doktora açtım bu konuyu ama araştırırım dedi ve geçiştirdi. Ancak bilmiyor ki varlığın hakkında düştüğüm ikilem, şuan talihsiz hayatımdaki en büyük sorunu teşkil ediyor. Umarım başını bu yazdıklarımla ağrıtmıyorumdur. Mektuplarımı hala butiğe atıyorum. Umarım sandığım gibi sana ulaşıyordur. 

Sevgilerle, bir tımarhanedeki deli.


01.01.2010

Biliyorum bunları yazmam hiçbir şey ifade etmiyor, o kazadan sonra mezarınıza gelmeyi çok istesem de ayağım bir türlü gitmedi. Düşünüyorum da o kaza günü benim için gidilen tatilden bir gün sonra dönsek şuan yaşıyor olurdunuz. Dün yılbaşıydı ve ben çok yalnız hissettim kendimi, beni niye bırakıp gittiniz ki? Anne, yemeklerini çok özledim, özellikle, hani şu misafirler geldiğinde yaptığın arnavut böreği var ya onu... Anne, ben kokunu da çok özledim. Hani çocukken gelip yanına sokulurdum ya hep, sonra kollarınla sarmalardın. Ben kendimi o an dünyanın en cesur insanı sanırdım. Babam kestane pişirirdi lojmandaki o küçücük sobada. Kokusu tüm odalara yayılırdı, küçük kardeşim sabırsızca beklerdi pişmelerini. Kimi zamanda sabredemez çiğ çiğ yerdi. Sahi o ne yapıyor, bağcıklarını bağlamayı öğrenebildi mi? Çok kızardım ona bundan dolayı, şimdi yanımda olsa hiç şikayet etmem biliyor musun? Şanslı ama en azından yanında siz varsınız, tanrı denildiği gibi kudretli mi? Yani şuan belki de inancımı zedeliyorum ama ona sorar mısın, sizi benden niye kopardı? Sınanış diyelim geçelim o zaman. Neyse anne, oradaki huzurunu da bozmayayım. Bir gün, bir bayram sabahı görüşmek üzere...
 

03.02.2010

Bitti, yarın bu cehennemden kurtuluyorum. Dünyaya bir adım kaldı sadece uyuyacağım ve uyandığımda güzel bir gökyüzü ve derya deniz beni karşılayacak. Aylardır bu anın gelmesini umut etsem de dışarıda beni neyin bekleyeceğini bilmiyorum. Neredeyse 4 yıl geçti buraya tıkılmamın üstünden. Birçok şey değişmiştir, mesela bizim mahalleye binalar, parklar falan yapmışlardır. Acaba her sabah gittiğim zaaf hala yaşıyor mudur? Baya yaşlıydı, nasıl halen yaşıyor diye hayret ediyordum. Gerçi kitapları da onun kadar yaşlıydı hani. Hiçbir yerde bulamadığım kitapların 1. baskılarını orada bulabiliyordum. Şey birde bir dizi vardı, o zamanlar yaşıyor sandığım kardeşimle birlikte izlediğim. Daha yenice çıkmıştı. Hala devam ediyor mudur acaba? En çokta sizin butiği merak ediyorum, boyuna mektup gönderiyorum oraya. Bu arada bu mektubu seni görünce bizzat ben vereceğim. O yüzden bu mektubun çok ama çok özel olmasını özel olmasını istiyorum. Bu tımarhaneye ilk yattığımda hasta olduğuma inanmakla geçti ilk yıllarım. Varlığına olan inancım beni dimdik ayakta tuttu. İkinci yılımda ilaçlarla birlikte küçük kız kardeşimin var olmadığını bir şekilde kabullendim. Bu kabulleniş beni oldukça yalnız ve mahrum bıraktı. Yanımda yine sana olan inancım vardı. Geriye kalan iki yılda kendimi keşfetmeye başladım, yazmayı sevdiğimi fark ettim mesela. Yani ben bu tımarhaneyi ne kadar sevmesem de senin bana verdiğin umutla beraber bu tımarhane kendimi bulmamı sağladı. Belki seni o ufacık butikte görmeseydim, bu saydığım şeyleri gerçekleştirmiş olamayacaktım. Teşekkür ederim. 

10.02.2010


20 Mayıs 2022 Cuma

Boşluk Hissi


 Selamlar, hep böyle giriyorum. Sanırım kendime bir giriş bulmam gerekiyor. Nasılsınız, iyi misiniz? İnşallah iyisinizdir efenim. Kötü olmak için bahane aradığımız şu günlerde iyi olmak mucize gibi bir şey sanırsam. Ben, iyi miyim kötü müyüm açıkçası bilmiyorum. Kendimi bir daldan düşüp rüzgarda savrulan yaprak gibi hissediyorum. Hani ne yapacak bir şeyim de yok diyemiyorum, yapacak bir sürü şeyim var ama zaman denen dar kapsamlı algoritmanın içinde yapacaklarımdan sadece birkaçına vakit ayırabiliyorum. Gerçi şu sıralar üstümde o kadar hiçbir şey yapmama isteği var ki anlatamam. Misal veriyorum, bir şeye başlıyorum birkaç saat sonra bırakıyorum, başka bir şeye başlıyorum bu seferde sıkılıp bırakıyorum. Bazen ise yapacağım şeylere şartlar vermiyor. Sevmek istiyorum misal ama biliyorum ki o zaman bile bir problem beni bekliyor. Ne tuhaf şeydir ki üstünde yaşadığımız dünya, ben gibi her şeye enerjisi yeten bir insanı bile içten içe tüketebiliyor. İçim bomboş hissediyorum. Biliyorum, yazılarımın konu bütünlüğü yok zaten olsun da istemem. Ben sizinle arkadaşlarımla konuştuğum gibi konuşuyorum, hatta laf aramızda bazen konuşamadıklarımı da konuşuyorum. Neyse bunu bir kenara bırakalım şimdilik. Boşluk hissi diyordum sanırım en son, öyle bir şey ki bu sanki benden bir şeyleri keskin bir aletle oymuşlar gibi hissettiriyor. İçim bu kadar boşken göğsümdeki sızı neden geçmez onu da anlamıyorum. Bugün tanrıyla aramda geçen tek taraflı bir konuşma aynen şöyleydi:

- Beni duyuyor musun?

- Eğer orada bir yerlerdeysen lütfen sesimi duy.

- Eğer duyuyorsan tek bir şey istiyorum senden, adil ol.

Bunları söyledikten sonra uzunca bir sustum ve ardından tekrardan birkaç söz çıktı ağzımdan:

-Ben ölmek istemiyorum.

Aslında oldum olası korkarım ölmekten ama geçmişte oldukça istemişimdir ölmeyi, bunun nedeni de çocukluğumdan başlayarak benden yiten kişiler, duygular, hayaller ve birçok şey aslında. Neyse konuşmada geçenlere devam edelim biz:

- Biliyorum, önceden tam tersini istiyordum senden ama şu sıralar fark ettim ki ölürsem bazı şeylerden yarım kalarak gideceğim. Doğru düzgün sevmeden, sevilmek nedir bilmeden. Gidilecek, görülecek de çok yer var aynı zamanda bilmiyorum tanrım, yaşamak istiyorum ben ya. Doya doya, ağrısız sızısız, güle oynaya yaşamak istiyorum. 

Biliyorum, tanrıyla aramda geçen bu sohbet birazcık delice size göre ve oldukça saçma ama bilmiyorum hani vahdeti vücut diye bir olay var ya kısaca, her birimiz tanrıdan bir parçayız ve ona geri döneceğiz. Bu kadar acıyla pişmiş insan varken şu dünya da eğer tanrının birer parçasıysak hissetmiyor mudur? Bu bir isyan değil yanlış anlaşılmasın. Sadece birazcık sorguluyorum işte, Ahmet Mitat oldum iyice sürekli laf arasına kendi düşüncelerimi sıkıştırıyorum. Umarım sıkılmıyorsunuzdur. 

- Korkuyorum ben tanrım, ölmenin her türlüsünden korkuyorum. Sesimi duyduğumu biliyorum ama ne olur hissettir bana bunu, gül şu yüzüme.

Böyle bir konuşma geçti koskoca dünyanın içindeki şehrinin içindeki mahallenin içindeki apartmanın içindeki bir binanın içindeki odacıktaki insanla koskoca kainatta ki tanrı arasında. Bu karmaşık cümlede Aslında size ne dertler var a.. öho öho pardon. Yani birçok içi boşalmış ama bekleyen insanlar var. Biliyorum bunu okuyan sizlerin birçoğu da böylesiniz ama elden ne gelir ki bende çözemedim o boşluğu nasıl dolduracağımı. Sakın vazgeçmeyin ama belli mi olur bir şey olur belki o boşluk dolar bir gün kendinize iyi bakın, öpüldünüz.


Sürşi lisan ettiysem affola :)

11 Mart 2022 Cuma

Anka Kuşu

 Naber, geri döndüm ben. Ne kadar iradeli blog atıyorum dimi? Şaka bir yana özlemişim size bir şeyler yazmayı. Bu arada başlığa anka kuşu dememin sebebi geri dönmem değil, tamam aslan burcuyum ama bu baya egoistçe olurdu. Bugün dertleşeceğimiz konu özüne dönmek, küllerimizden doğmak gibi şeyler. Nasıl yazdığımı bir miktar unutmuş olabilirim bunuda araya bir yere koyayım dedim. Neyse kısa kesip konuya giriyorum. Anka kuşunu az çok, çoğunuz biliyorsunuzdur. Bilmeyenler için kısaca anlatayım: Anka kuşları ölmezler, yani ölürler aslında ama tam olarak ölmezler. Asgari ücretle çalışıyormuş gibi düşünün. İlerde muhtemelen benimde sonum böyle olur. İşte bu anka kuşları ölüme öpücük attıkları vakit kül olup uçuşuverirler. Başka diyarlarda, başka zamanlarda da o küllerden tekrar hayat bulurlar. 

Şimdi size bu anka kuşunu niye anlattım diye soracaksınız. En doğal hakkınız tabi bu sizin. Kısaca şöyle anlatayım, sizlerden bazıları ve ben hayatlarının belli dönemlerinde kendilerini asgeri ücrete tabi tutup kül olmuş vatandaşlarız. Aylar ve de yıllarca o vaziyette bir oraya bir buraya savrularak küllerimizden şekil bulmaya çalışır ama başaramayız. Ben ilk kez 10 yaşımda kül olmuş, sonrasında da 14 yaşında tekrardan hayat bulmuş bir vatandaşım. İkinci kez kül oluşumda 19 yaşımda 10 yaşımdan kalan bir yaradan kaynaklanmaktadır. 2 yıl oldu, halen birleşmesini bekliyorum o küllerin. Kafanızda şüphe kalmasın bu arada ilk ölüşüm, şimdi yaşasa kardeşim diyebileceğim bir arkadaşımın ölümü üzerindedir. Kiminiz ölümlere karşı sığ baksa da ben o yaşta da şu yaşta da bakamıyorum maalesef. Neyse diyeceğim şudur ki küllerinizi yakalayın ve yeniden doğun. Nasıl yapılacağını bilmiyorsanız da saklı tuttuklarınızı anlatmakla başlayın. Az önce anlattığım ufacık şeyleri ben daha 1 sene öncesine kadar kimseye anlatamıyordum. Kendimi suçluyormuşum sayın psikoloğa göre, öyle de aslında; ben hep kendimi suçlarım. Arkadaşlar unutmayın sizin en büyük dostunuz sizden başkası değil. Yıpratmayın onu, kül olması kolay ama toparlaması bir hayli zor. Kendinize iyi bakın, neşeyle kalın :)

Sürç-, lisan ettiysek affola.


Önerebileceğim Şarkılar:

Erkut Taşkın - Baba,

BaBa ZuLa - Bir Sana Bir Bana

Cüneyt Ergün - Bilinmeyen Saati Uygulaması


Önerebileceğim Filmler:

Ahlat Ağacı



23 Ocak 2022 Pazar

Çağımızın En Yanlış Anlaşılan Şeyi Delilik

 Selam, son birkaç blogdur güzelce giriş yapamadığımı fark ettim. Gerçi sorun şu ki zaten ben pekte giriş gelişme sonuca dikkat eden birisi olmamışımdır. Bodozlama konuya girer anlatır ve kaçıveririm. Neyse konumuz başlıktan da anlaşılacağı üzerine delilik. Siz hiç delirmiş birisine denk geldiniz mi? Ne bileyim işte garip konuşan, garip, yani kısacası her şeyiyle garip olan birisine denk geldiniz mi? Açıkçası ben birkaç kez o garipliklere denk geldim. Aslında bir zararları yok ama tedirgin olmuyor değil insan hani. Neyse aslında konumuz tam olarak buda değil. Bizler delilik denen bu durumu biraz yanlış anlıyor olabilir miyiz? Şöyle ki ben dünyaya baktığım vakit her bir köşede çıldırmış insanlar görüyorum. Yaşadığımız toplumun çıldırmışlık derecesi şu şekilde anlatılabilir bence: Kanayan, korkan, yiten, istismar edilen koskoca çocukluklar ve buna karşı susan, hiç bir şey yapmayan takım elbiseli eli tokmak tutanlar. Daha da delicesi de var bakın, birçok kadının bedenine,  ruhuna, canına tecavüz edildi bu topraklarda ve insanların birçoğu ( Öyle giyinmeseymiş, o saatte çıkmasaymış... birçok sırlanabilir böyle.) gibi bahaneler üretir. Suçlu olan cani haklı çıkartılır yani anlayacağınız. Soruyorum şimdi size deli dediğimiz kesim kim. Korkulması gerekilen delilik nasıl bir şey ki anlattıklarım gibi toplumumuzda derin yara bırakan cahil kesim mi? Yoksa şahsına münhasır normallerin arasında anormallikleriyle mutlu yaşayanlar mı? He katilleri, tecavüzcüleri, savaşlar kopartıp katliam yapanları almıyorum, alamıyorum. Onları bir sıfata koyamıyorum. Gerçi kimi deliler "hasta, adam, namuslu vb." sıfatlar yakıştırabilmişler. Gerçi deli dediğim kesim hadlerine olmayan her konuda konuşurlar zaten. Ey deliler makamınızı cahiller, adam kayıranlar, vicdanını ve aklını kaybetmişler ele geçirdi. Bana kalırsa normallik sizin yaşadığınız gibi bir şey olmalı. Belki işte o zaman, çocuklar büyüyebilir. Kadınlar bu hiyerarşiyi yıkabilir. Belki de bizler deliliği çokça yanlış anladık. 

Kendinize iyi bakın, çocuk ruhlarınızdan öpüyorum. 

Kişisel Not:  Sürç-i lisan ettiysem affola.Sür

Sarının İçindeki Siyah

Kaç kere yazıp sildiğimi bir bilseniz, baya olmuş çünkü yazmayalı insan iyilik gördüğü yeri bile saniyede unuturken benim yazmayı unutmam pe...